» Bicelilerin Hasretini Dindiren Web Sitesi Biceliyiz.Com a Hoşgeldiniz. Tütünlü Köyü Bicenin Web Sitesi.

    • Facebook Hesabınız İle Sitemize Hızlı Üye Olup Giriş Yapabilirsiniz
    • Veya Bilgilerinizi Kendiniz Girerek Üye Olup Giriş Yapabilirsiniz

» MakaleYazı Kategorileri

» Hit MakaleYazılar

» Son MakaleYazı Yorumları

» MakaleYazı İstatistikleri

  • MakaleYazı Sayısı 81

  • Okunma Sayısı 175536

  • Kategori Sayısı 7

  • Yorum Sayısı 249

» TARİHİ AHŞAP EVLERİMİZ

MakaleYazı Resmi
Bookmark and Share
  • Beğenenler (3) Beğenmeyenler (0) Toplam (3)
      Beğenenler & Beğenmeyenler
      gurbet(+1), Murat(+1), Morahatli(+1),
Beğen Beğenme
İnsanlar ve Yaşam Öyküleri Kategorisinde Gez
               

TARİHİ AHŞAP EVLERİMİZ

Aşağı ve Yukarı Irmaklar köyleri Üçırmaklar bölgesinin merkezi durumunda, stratejik önemi büyük olan iki köyüdür. Bu köylerin çok eski bir yerleşim merkezi oldukları bilinmektedir. Bu husus buralarda sık sık rastlanan binlerce yıllık eski bina harabelerinden, duvar, yol, köprü, kemer köprü, mağara, mahzen, yeraltı yolları, kale, kilise kalıntılarından, şarapçılıkla ilgili şıra kazanı ocaklarından, bunların hala isli simsiyah kenar taşlarından, kayalara oyulmuş büyük, takribi 80x160 cm ebadında ve 50-60 cm. derinliğindeki şıra kürün- larından,  Ahalt mevkiinde hala toprağa gömülü olan şarap küplerinden Türkçe olmayan pek çok yer, eşya ve malzeme adlarından anlaşılmaktadır.

1551 de Ardanuç (Akçakale) un ve gene aynı yıllarda Artvin ve çevresinin Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katılmasının ardından bu yörelere çok sayıda Türk boyları yerleştirildi. Bölgede oturmakta olan insanların 1934 yılında çıkarılan "Soyadı Kanunu'ndan önceki aile lakaplarına bakıldığında bunu kolayca anlamak mümkündür.

Bu husus 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımı ile düzenlenen köy nüfus defterlerinin tetkikinden de anlaşılmaktadır. Mesela bu nüfus kütüklerinde bizim aile lakabımız "Mollaoğullarıdır. Köydeki diğer ailelerden bir kısmının lakapları da şöyle idi: Yeniçeriğil (dayımgil), Bayraktargil, Kadıgil, Mollagil. İmamgil, Hafızgil, Kavazgil, Ayvazgil, Muhtargil, Kahyagil, Efendiğil. Segman-Seymengil, Mazmangil. Çavuş Hasangil, Yamakgil. Bedelgil ve daha niceleri.

Yörede yabancı kaynaklı bazı yer ve eşya adları istisna edilirse halkın lamamı özbeöz Türkçe konuşmakla ve Türkçe dışında hiçbir dil bilinmemek­te ve konuşulmamaktadır. Bütün köylerde halkın oturduğu evler ile ahır kom, merek, mezra, yaylaevi ve ağıl gibi binaların tamamı çam ve köknar gibi, nadide orman ağaçlarıyla inşa edilmiş olup yakacak odun olarak da gene bunlar kul­lanılmaktadır. Bu hal ormanlara büyük zararlar vermekte ve ormanların yıl yıl azalmasına, eriyip yok olmalarına sebep olmaktadır. Nitekim bu acı sonuca 1950- 1960'larda varılmıştı bile.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde gerek bu iki köyde ve gerekse çevredeki bazı büyük köylerde balta ile yontularak elde edilen kalın, kabataslak tahta ve kirişlerle yapılmış çok eski, ikiyüz, ikiyüzelli hatta üçyüz yıllık tarihi ahşap evlere rastlanmakta idi. Bu evler hem dış görünüşleri itibariyle, hem de içlerinde oturulurken insana dünyada değil de sanki tarihin tozlu yaprakları arasında yaşıyormuşluk hissi­ni vermekteydi. Ben çocukluğumdan hatırlıyorum. 1920'lerin başlarında Hasan Dayımgilin ve Hafızgil'in mahallede oturmakta olan anneannemgilin çok çok eski, 20x20 cm.  ebadındaki küçük pencereli, kasvet yuvası evlerine gittiğim zaman çok, ama gerçekten pek çok sıkılır, kendimi bir başka dünyada gibi sanırdım. En azı iki asırlık olan bu tarihi evlerin alt katlarında biri önde diğeri arkada penceresiz, içine çıra ışığı ile dahi girilmeye korkulan zifiri karanlık iki ahır bulunmaktaydı.

Bu ahırlar 40-45 cm kuturlu ve yaklaşık on metre boyundaki yuvarlak kalın çam ve köknar ağaçlarıyla yapılmış, bunların üzerine de daha kalın koşatlar atılmak suretiyle inşa olunmuştu. Ahırın tabanı "Döşeme" adı verilen yuvarlak ağaçlarla döşenmiş, koşatların üzeri de "Mertek" denen yuvarlak ağaçlarla örtülmüş ve merteklerin üzeri 25-30 cm kalınlıkta toprakla kapatılmıştı. Ahırların üzerine kalın tahta ve kirişlerle arkada iki oda, önde bir ambar ve yazlık bir avlu olmak üzere dört bölümden ibaret yaklaşık kare planlı ahşap evler kurulmuştu.

Odalar ve ambar tahta, ile yükseltilmiş, bunların taban ve tavanları gene tahta ile döşenmiş ve çatıları da tümü birden bedevre ile örtülmüştü. Oda kapılarının tam karşısındaki cephede iki yan tarafa iki kesme "Köşetaşı" oturtulmuş, üst kısmı taş kemerle bağlanmış, içinde ateş yakılan genişçe bir ocak (şömine) vücuda getirilmişti. Ocağın üst kısmı duman çıkışı için büyükçe bir delik halinde çatının üstünü aşacak şekilde yükseltilmişti. Ocakta yanan ateşle hem yemek yapılıyor, hem de kızdırılan pilekilerde evin ihtiyacı olan ekmek pişiriliyordu. Ayrıca bu ateşle ev ısıtılıyor, çok üşündüğü zaman ocak başında ateşin karşısına geçilerek keyifli keyifli  ısınılıyordu.

Evlerin ısıtılmasında sac sobalardan da faydalanılmakla ise de o zamanlar her evde soba mevcut değildi. Öyle zannediyorum ki sac sobaların geçmişi de öyle pek fazla eskilere dayanmıyordu. Gazyağının bulunmadığı yer ve zamanlarda evler ocaklarda yakılan ateş ve çıra ışıklarıyla aydınlatılmaktaydı. Odalarda sağlı sollu veya tek taraflı peyke veya seki de denilen sedirler vardı. Kapının bulunduğu cephede "Musandara" (yatak dolabı) ile çeşitli raflar bulunmaktaydı.

Ambarlar zahire konmak içindi. Ambarların içi değişik un ve tahılın konması için altı yedi göze bölünmüştü. Bu gözlerden her birine "Haro" deniyordu, bu harolara buğday, mısır ve bunların unları ile diğer zahireler konuyordu. Unlar kışlık ve yazlık olmak üzere yılda iki defa öğütülmekte idi köy değirmenlerinde. Ambarın giriş orta bölümü boşluk halinde idi, tavana yakın yerlerde ince uzun ağaç "Kandara"lar vardı ve bunlara mısır "Asma"ları asılırdı. Ambarlara kesinlikle fare giremezdi.

Her evin mutlak surette bir helası mevcut idi. Bu tarz eski evlerin sonuncuları varlıklarını 1930'lu yıllara kadar devam ettirmişler ve bu tarihten itibaren bunlar da sökülerek yerlerini yeni evlere bırakmaya başlamışlardı. Benim hatırlayabildiğim kadarıyla bu evlerin en eski ve en orijinalleri Yeniçeriğil'in yani Hasan Dayımgil'in ev ile Şirnagil'in Üzeyir ve İlyas ağaların,  Hafızgil'in Mehmet ve Mahmut Kardeşlerin, Kahyagil'in Şerif Ağa ile Efendigil'in Osman Ağanın ve Abdulagil'in Ziver Amcanın evleri idi. Şüphesiz ki bu evlerden daha başkaları da vardı ama bu evleri benim görme ve tanıma şansım olmadığı için bunları isim olarak zikredemiyorum. Öyle anlaşılıyor ki henüz cama ulaşamadığı için kışın şiddetli soğuklarına karşı bu evlere çok küçük birer pencere konmakta imiş. Bu pencereler gündüzleri açık tutuluyor geceleri de bir sürgü ile kapatılıyordu.

Bazı evlerin küçücük pencerelerinin yağ sürülerek şeffaflaştırman kağıtlarla kapatıldığını hatırlamaktayım. Bu eski evlerin inşa tarihleri hakkında kesin bilgiye rastlanamamıştır. Yirminci yüzyılın başlarında yaşları doksan civarında olanların ve hatta bunların baba ve dedelerinin dahi bu konuda herhangi bir bilgiye sahip olmadıklarını açıkça ifade ettikleri, benim yetişme mutluluğuna erdiğim en yaşlı dedeler tarafından ifade edilmekte idi. Bu durumda konusu edilen bu tarihi evlerin en azından ikiyüz - ikiyüzelli yıllık hatta üçyüz yıllık bir maziye sahip olduklarına hükmedilebilir.

Bu hale bakılırsa söz konusu evler muhtemelen onyedinci asırda inşa edilmiş, yeni yapılanlarla gelişmelerini onsekiz ve ondokuzuncu asırlar boyunca sürdürmüş ve böylece daha mükemmel evlere ondokuzuncu asrın sonlarına doğru varılmıştı. Özellikle tahta biçme işi daha iyi hızarlarla yapılmaya ve istenilen ebatta tahta ve kalas elde edilmeye başlandıktan sonra çok daha güzel binalar inşa olunmuş, pencereler büyütülmüş, zaman içinde cam ve çerçeveye ulaşılmış, odalara yeni dolaplar ilave edilmiş, doğrama işlerine yenilikler getirilmiş, tavan süsleme işlerinde yeni yeni motiflere yer verilmişti. Ateş yakılan ocakların taş işçiliğinde de büyük gelişmeler olmuştu. Eski binada balkon yokken sonradan yapılanlara bir - iki balkon konmaya başlanmış, bazılarında oda sayısı üçe çıkarılmıştı. Doksan üç harbi felaketine rağmen ondokuzuncu asrın son yarısı içinde yapılmış olan bu binaların en güzel örnekleri şunlardı:

Muhtargil'in ev: ki bu evde 1922 veya 1923 yılında beş sınıflı bir ilkokul açılmış ve bir yıl sonra kapatılmıştı. Ve ben eski yazı ile birinci sınıfı bu binada okumuş ve sonra okulun kapanması üzerine altı yıl okulsuz kalmıştım. Bu evden sonra Kındıragil'in İsmail Amcanın evinden bahsetmem lazım. Çünkü bu ev, evin sahibi olan büyük sanatkar Bekir Ali Usta tarafından bizzat yapılmıştı. Bekir Ali usta İsmail Amcanın babası idi. Bekir Ali usta çok meşhur büyük bir marangoz ve büyük bir taş ustası idi. Bu bina gerek marangozluk, gerek doğramacılık sanatı ve gerekse ocaktaki taş işçiliği bakımından eşsiz bir sanat eseri idi. Daha sonra sıra ile Kahyagil'in, Hafızgil'in, Mollagil'in, Baçagil'in ve Abdulagil'in evler geliyordu. Köyde ayrıca bir de
1877-1878 Türk-Rus harbindeki mağlubiyetimizden ötürü "Elviye-i Selase" adı ile üç vilayetimiz (Batum-Kars-Ardahan) bir milyar dörtyüz on milyon Rublelik harp tazminatı karşılığı olarak Ruslara bırakılmıştı. 1878-19 18 yılları arasındaki kırk yıllık bu esaret dönemi içinde Bayraktargil'in mahallede şimdiye kadar eşine hiç rastlanılmamış olan değişik bir plana göre yalnız tahta ile yapılmış çok güzel, küçük bir bina vardı.İki katlı ve geniş balkonlu binanın her katında ocaklı birer oda vardı. Odaların içi sedir, büyük ve küçük boy gömme dolaplar, raflar, çok güzel bir şekilde tezyin edilmiş tavanlarla süslenmişti. Ocaklarda da fevkalade güzellikte taş işçiliği vardı. Ön balkonlara birer cumba konmuştu. Bu binaya "Kolorta" deniyordu. Rusça bir kelime olmalıydı bu ve bu kelime belki de "Köşk" anlamına geliyordu.

Bu binayı yapan ustalar gerek ahşap işçiliğinde gerekse ocaklarının taş işçiliğinde gerçekten büyük bir ustalık ortaya koymuş, sanat değeri yüksek olan bir eser meydana getirmişlerdi. O zamanlar bu bina hal ve vakitleri yerinde olan ve çok kalabalık bir aile durumunda bulunan Bayraktaroğulları'nın yalnızca misafirlerine hizmet veren bir bina idi. Bu kabil binaların gerek tahta işçiliğini gerekse doğrama ve tezyinat işlerini yapan dülger ve marangozların çok zengin bir alet ve edevat koleksiyonları vardı.

Bunlardan benim bildiklerim ve adlarını hatırlayabildiklerim şunlardı:Balta, oturbalta,keser, ayakkeseri, rende, küştere, planya, destereler, elhızarı. gönye, pergel, nişangeç, terazi (kabarcıklı düzeç), kırma, sıçandişi, açma, eldemir ve iskarpela, burgular, boy boy ve şekil şekil eğeler, çekül, çırpı, yoşataşı ve daha adını hatırlayamadığım ve bilmediğim niceleri.

Bu zengin alet koleksiyonu ile yapı ustalarımız bina ve doğrama işleri olarak çok güzel eserler meydana getirmişlerdi. Sayıları pek fazla olmasa da köylerimiz de 1950'li yıllarda bu güzel binalara hala rastlamak mümkündü. Ama şimdilerde ve 1990'larda acaba hala kalmış mıdır ki diye düşünüyorum.

Tahta ile bina inşa ederken ustalar tahtaların her iki başına kendine mahsus sistemle ne bir milim fazla, ne bir milim eksik gibi bir hassasiyet ve ölçüye bağlı kalarak ve marangozluk sanatının inceliklerine vakıf olarak "yaka açma" sistemini bilmeleri ve açılan yakaların kusursuz bir şekilde yerli yerine oturtulması, tahtalar arasındaki birleşme çizgisinin fark edilmeyecek derecede belirsiz olması, hatta hava geçirmeyecek bir mükemmeliyette bulunması marangozluk sanatının hangi seviyelere varmış olduğunun en canlı örneği idi.

Ne yazık ki bu değerli sanat ustaları tahta evlerin ortadan kalkmasıyla yok olmuş, onlarda tarihe karışmışlardı. Binaların iç mimarisinde özlü çam, ceviz ve kestane gibi çok değerli keresteler kullanılarak tavan, tavan göbeği ve kenarları çeşitli şekil ve motiflerle en güzel biçimde süsleniyor, şekillendiriliyordu. Kapı, dolap ve raf yapımında doğramacılık sanatının zirvesine varılmış, asırlar boyu yaşayacak eşsiz eserler meydana getirilmişti. Bilhassa camilerde mihrap, mimber ve kürsülerde bunun en güzel örneklerine rastlamak mümkündü.

Uzun yıllar süren gelişme seyri içinde köy evlerinin planları üzerinde klasik tarza da bağlı kalarak bazı değişiklikler yapılmış, oda adedi ikiden üçe çıkarılmış, pencereler büyütülmüş, sayıları artırılmış, cam ve çerçeve takılmıştı. Evlerin içi daha teşkilatlı ve daha kullanışlı hale getirilmiş, etrafına bir, iki hatta üç balkon konmuş ve yazları oturmak için ön balkona genişçe bir cumba ilave olunmuştu. Bu tip ahşap evler her türlü depreme karşı çok dayanıklı idiler. Nitekim hiç bir zaman bu bölgede zelzele felaketi ile karşılaşılmamıştır.

Halkımızın "Doksanüç Harbi" dediği 1877-1878 Türk-Rus harbi ile bundan tam otuz altı yıl sonra meydana gelen ve gene halkımızın "Seferberlik, Muhacirlik, Kaçakaçlık veya Vayna-belki de Vay ana" gibi adlar taktığı 1914-1918 "Birinci Cihan Harbi" sebebiyle insanlarımızın evlerini, yerlerini, yurtlarını terk ederek Anadolu içlerine kaçışları ve harbin bitimini müteakip tekrar yerlerine dönmeleri arasında geçen sekiz - on yıllık terk edilmişlik, yakılmış - yıkılmışlık, sahipsizlik yalnız maddi varlıklara zarar vermekle kalmamış, sanata, sanat eserlerine ve sanatkara da büyük darbeler vurmuştu.

Harbin bitimini müteakip, yerlerine dönenlerden bir kısmı 1930'lu yıllarda eski evlerinin yerine gene tahta evler inşa etmişlerdi. Bunların başında Hasan Dayımın, Yusuf Albayrağın ve İlyas Erdem'in evleri geliyordu. Ama ne yazık ki hem birkaç asırlık eski evlerin geri kalanları ile daha sonraki yıllarda yapılan binaların büyük bir kısmı 1950-1960 arasında sökülerek yok edilmiş, elde edilen keresteleri Erzurum, Kars ve Ardahan da, kaza ve köylerinde kereste olarak satılmışlardı. Böylece birkaç asırlığından tutunda en son inşa olunmuşuna varıncaya kadar büyük bir kısmı ortadan kaldırılmış ve böylece birkaç asır yok edilmişti.

1930'lu yılların başlarında Hasan dayım 1928 yılında bizden aldığı tomrukların da içinde bulunduğu özlü çam tahtalarıyla alt katta çift ahır, üst katta da üç oda, bir ambar ve bir holden ibaret, üç tarafı balkonla çevrili çok güzel bir ev inşa ettirmişti.

Gezici Başöğretmenlik yaptığım 1947-1949 yıllarında dayımgili her ziyaret edişlerimde ve zaman zaman da gece misafirliklerimde çam tomruklarının Hanmeşesinde hazırlanması ve taşınması sırasında rahmetli babamla çektiğimiz zahmetleri ve harcadığımız büyük emeklerimizi düşünür, bundan ötürü elimde olmadan içimden gizli bir üzüntü, masum bir kıskançlık duyardım. Zira içinde misafir olduğum bu ev bizim Hanmeşesi'nden taşıdığımız tomruklardan biçilen tahtalarla inşa olunmuştu. Ne yazık ki benim de çok sevdiğim bu değerli binada dayımın vefatından ve dayımın oğlu Haşim Öztürk'ün bütün malını, mülkünü satarak köyü terk etmesinin hemen ardından bu güzel bina da bina yıkıcılarının eline geçmiş ve hemen sökülerek yok edilmişti.

Balta işi tahta ve kirişlerle kurulan ve bir eşine asla rastlanamayacak olan nev’i şahsına münhasır bu enteresan köy evlerimizin mesken tarihimize ışık tutması bakımından orijinal bir örnek teşkil etmek üzere hiç olmazsa bir tanesinin muhafaza edilmesi çok isabetli olurdu.

Gelecek nesillerin görmesi bakımından bu çok güzel bir kaynak teşkil edebilirdi Gerek bozulmadan asırlar boyu yaşamış ve daha da yaşayacak olan bu tarihi ahşap evlerimiz, Gerek birinci cihan harbi öncesinde yeniden yapılanlar.

Ve gerekse 1930'lu yıllar içinde ve 1940'lı yılların başlarında çok daha geliştirilmiş bir plan üzerinde inşa olunan bu harikulade güzellikteki ahşap evlerimiz büyük bir idraksizlik ve sorumsuzluk zihniyeti içinde hiç acımadan sökülmüş, yok edilmiş, bunların yerine kısa ömürlü Buğdadi - ahşap melezi, sık sık onarım ve masraf gerektiren meskenler yapılmaya başlanmıştı.

Daha sonraları işin içine betonda karışınca bu mahzurlara bir de sağlıksızlık problemi eklenmişti. Halbuki bugün yirmibirinci yüzyıla birkaç ay kala mesken yapımında ağaç çok büyük bir önem kazanmış, binaların iç dekorasyonunun ahşap olması veya lambri kaplama yapılması, gerek sağlık ve gerekse lüks açısından en büyük ihtiyaç olarak belirmiş ve bu istek adeta altın itibarına ulaşmıştır.

Kaynak: Osman ÜNSAL : Artvin ve Çevresinde Yaylacılık ve Pancarcı Şenlikleri Kitabı.

(c) Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve / veya temsilcilerine aittir. Kopyalanması ve izinsiz yayınlanması yasaktır

Biceliyiz.Com Resimler



Etiket : TARİHİ, AHŞAP, EVLERİMİZ,
MAKALEYAZI BİLGİLERİ
Ekleyen : KemaL | Kategori : İnsanlar ve Yaşam Öyküleri | Tarih : 18.02.2014 11:06:56 | Hit : 2369 | Yorum : 2

» MakaleYazı Yorumları

MAKALEYAZI YORUM YAZ

 
  • KemaL
    Noyan bey, eskilerde olan her değer para ve çıkar uğruna yok edildi. İnsanlar hırsızları, katilleri ve yalancıları alkışlar hale geldi. Ben arada isyan ediyorum ya işte bu yüzdendir Kendi köyümün ve köylülerimin halini burada görebiliyoruz...!
    19.02.2014 14:41:03


    Beğenenler (0) Beğenmeyenler (0) Toplam (0)
  • Noyan
    Kemal bey ellerinize sağlık.Samusharın ahşap evlerini ve hazin sonlarını babamdan her dinleyişimde,büyük üzüntü duymuşumdur.Bırakın o günleri, bugün bile önemli değerlerimizi, rantlar yada çıkarlar uğruna vahşice yok etmekte hiçbir sakınca görmüyoruz ne yazıkki.
    18.02.2014 21:19:49


    Beğenenler (0) Beğenmeyenler (0) Toplam (0)

» Benzer MakaleYazılar

» Copyright

2oo8-2o13 © Copyright Biceliyiz.com Her Hakkı Saklıdır B@y ÇoBaN
Artvin - Ardanuç - Tütünlü Köyü  Web Sitesi olan Biceliyiz.com 'un Amacı Yöremiz ve özellikle köyümüzün gelenek, göreneklerini kayda almak verileri toparlamak ve sonraki kuşaklara aktarmaktır. Köyümüzün Eski adı Bice olup "bicelilerin" bu web sitemizde buluşmasını sağlamaktır. Tüm Bicelilere saygı ve selamlar K.Yıldız.