» Bicelilerin Hasretini Dindiren Web Sitesi Biceliyiz.Com a Hoşgeldiniz. Tütünlü Köyü Bicenin Web Sitesi.

    • Facebook Hesabınız İle Sitemize Hızlı Üye Olup Giriş Yapabilirsiniz
    • Veya Bilgilerinizi Kendiniz Girerek Üye Olup Giriş Yapabilirsiniz

» MakaleYazı Kategorileri

» Hit MakaleYazılar

» Son MakaleYazı Yorumları

» MakaleYazı İstatistikleri

  • MakaleYazı Sayısı 81

  • Okunma Sayısı 175535

  • Kategori Sayısı 7

  • Yorum Sayısı 249

» Köylerinin Orman İhtiyacı ve Hanmeşesi Ormanı

MakaleYazı Resmi
Bookmark and Share
  • Beğenenler (1) Beğenmeyenler (0) Toplam (1)
      Beğenenler & Beğenmeyenler
      Murat(+1),
Beğen Beğenme
İnsanlar ve Yaşam Öyküleri Kategorisinde Gez
               

Irmaklar Köylerinin Orman İhtiyacı ve Hanmeşesi

Orman sıkıntısı çeken Üçırmaklar bölgesinde bu sıkıntıya en fazla maruz kalan köylerin başında Aşağı ve Yukarı Irmaklar köyleri gelmekteydi. Bu iki köy bölgenin en büyük ve nüfusu en kala­balık olan köyleri idi. Böyle olmasına rağmen her iki köyün de ihtiyaca cevap verecek ormanı yoktu. Gerçi Aşağı Irmakların mezrası olan Conat'ta çok az miktarda genç bir orman vardı ama bu da devede kulak kabilinden bir şeydi. Hele hele kerestelik ihtiyaca cevap vermekten çok uzaktı.Bu bakımdan Conat'ın kifayetsiz ormanı iki köyün hücumuna uzun süre dayanamamış ve 1960'lı yıllara gelinceye kadar eriyip gitmişti.

Bu köyler eskiden beri hem yakacak odun, hem de kerestelik ağaç ihtiyaçlarını karşılamada büyük prob­lemlerle karşı karşıya kalmışlardı. Gerçi uzak mesafelerdeki devlet ormanlarından Karanlık Meşe'den, Anza'dan köyün ihtiyacı olan odun ve kereste veriliyordu ama buralardan köye taşıma işinde büyük zorluklar, bazıları içinde imkansızlıklar vardı. Taşıma zorluğu yolsuzluk ve taşıma aracının mev­cut olmamasından kaynaklanıyordu. Çok miktarda harcanan yakacak odunun bu kadar uzaklardan öküzle taşınması son derece'de zor, hatta imkansız gibi bir şeydi.

İmparatorluk zamanında köyün orman ihtiyacını karşılamak üzere Şavşat Kazası hudutları dahilinde "Han meşesi" adındaki orman ırmaklar (samıskar) köyüne tahsis ve tescil olunmuş ama bu orman köye çok uzak olduğu için yakacak odun ihtiyacının temi­ninde asla kullanılamamıştı. Buna mukabil kerestelik tomruk ihtiyacı için eşsiz bir kaynaktı. Bütün taşıma zorluklarına rağmen uzun yılların birikimi sonucu zaman zaman bu ormandan kereste getirilebiliyordu. Cumhuriyet döneminde bütün ormanlar gibi Han meşesi ormanı da devletleştirilmişti.

HANMEŞESİ ORMANI:
Osmanlı İmparatorluğu zamanında ormanlar, ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak aynı zamanda korunmaları da dikkate alınarak köylere bırakılmış ve onların hükmi şahsiyetleri adına tapuya tescil ettiril­miş ve bu şekilde hemen hemen her köy orman sahibi olmuştu. Köyler kendilerine verilen bu ormanların muhafazasından sorumlu idi ve bu işi yüzlerce yıl büyük bir başarı ile sürdürmüşlerdi.

Irmaklar köyünün kendi bölgelerinde ihtiyaçlarına cevap verecek kapasitede orman bulunmadığı için bunu dikkate alan imparatorluk idaresi bu köye Şavşat Kazası hudutları dahilinde Yığılı Dağları'nm kuzey eteklerinde Hantuşet (Hanlı) köyünün güneyine isabet eden geniş bir sahada yer alan büyük "Han meşesi" ormanını Samıskar (Irmaklar) köyüne vermişti.O tarihlerden itibaren bu köylerin Kerestelik ağaç ihtiyacı artık adı geçen ormandan temin olunuyordu. Kerestelik ağaca ihtiyaç duyulan yıllarda köylü hep birlikte "Hanmeşesi"ne gider, bir hafta-on gün kadar bir süre içinde kendine lazım olan keresteyi tomruk halinde hazırlar, sonbaharda da bu tomruklar bir hafta-on günlük bir süre içinde öküzle köye taşınır idi.

Nitekim umumi harbin sona ermesini müteakip Anadolu içlerine dağılmış olan insanımız ortalığın yatışması üzerine kendi yerlerine, kendi yuvalarına dönmeye başlamışlardı. Dönüyorlardı ama ne evleri ve ne de eşyaları kalmıştı. Her şeyleri yakılmış, yıkılmış, talan edilmiş, harabe haline getirilmişti mamur yuvaları. Herşeyi yeniden yapmak, yeniden kurmak gerekiyordu. Bunun için de en başta kerestelik ağaca ihtiyaç vardı. Böylece Hanmeşesi yeniden gündeme gelmiş, çaresiz insanlara umut ışığı olmuştu.

1927 yılı idi. Köyde kerestelik tomruğa ihtiyacı olanlar hep birlikte Hanmeşesi'ne giderek ihtiyacına yetecek kadar tomruk hazırlayacaklardı. Ben o zamanlar oniki veya onüç yaşlarında küçük bir çocuktum. Gidenler arasında rahmetli babam da vardı. Babam yalnız başına 50-60 cm. kuturlu, dört metre boyunda sekiz veya dokuz adet özlü sarıçam tomruğu hazırlamıştı. Yirmibeş, otuz adet tomruk hazırlayanlar bile vardı. Bu miktar ailelerin adam çokluğuna, öküz miktarına ve ihlayaç nisbetine göre değişiyordu.

Bizim öküzümüz o zamanlar bir çift idi, gösterişli ve çok güçlü öküzlerdi onlar. Birisi sığır kırmızısı Kibar, diğeri açık gri renkli Dilber. İkisi de ev danası idi ve çok itina ile büyütülmüşlerdi. Babam onları çok iyi eğitmişti. Köyde bir çift öküzü olan başkaları da vardı ama iki veya üç çift öküzü bulunanlar çoğunluktaydı Tomrukların hazırlanışının üzerinden koskoca sıcak bir yaz geçmiş, tomruklar iyice kurumuş, daha kolay taşınır hale gelmişlerdi. Sonbaharda bu tomrukları taşımak üzere bütün köy halkı öküzü, yiyeceği ve geceleri üstlerine örtünecekleri palto, cecim gibi eşyalarla birlikte Hanmeşesi'ne gidildi. Yeterince yiyeceklerimizi ve bir çift öküzümüzü de alarak babamla beraber biz de gitmiştik. Havalar soğumaya başladığı için geceleri uyurken üstümüze alalım diye iki-üç cecim almıştık yanımıza. Yiyecek olarak da poğaça, çasmul, kete, yağ, peynir, süzme gibi yiyecekler, küçük bir güğüm, tava ve bir de sahan götürmüştük.

Yaklaşık bir gün süren bir yolculuktan sonra Hanmeşesi' ulaştık. Hakikaten görülmeye değer muhteşem bir ormandı burası. O gidişimde ormanın tümünü görememiştim ama gördüğüm kadarıyla büyük çam ağaçları dalsız- budaksız, kalem gibi dümdüz, altın sarısı gövdeleriyle göklere ser çekmiş gibiydiler. Sık ormanda birbirlerinin içine girmiş olan yüksek­lerdeki dallarının meydana getirdiği örtüden dolayı pek çok yerde göğü görmek mümkün olmuyordu. Ormanın içinden uzaklara bakınca altın rengi gövdeleriyle çamlar yerebatan sarayının mermer sütunlarını hatırlatıyordu. Bu manzarayı seyretmek insana sonsuz bir huzur engin bir zevk veriyordu.

Çam ağacına mahsus soyluluğun en ince nüanslarını bu ormanda olduğu kadar hiçbir yerde bulmak mümkün olamazdı. Hazırlanmış olan tomruklar üstten iki-üç cm. kalınlıkta beyaz tabakanın altında kalan ve iyice koyu renge bürünen abanoz kısmı ile "sınıf üstü" bir özlü çam kerestesi idi. Bu evsafta bir çam ormanına Türkiye'nin bir başka yerinde rastlamak kolay kolay mümkün değildi her­halde. Kuzey doğu Anadoluyu teşkil eden Artvin ve çevresi Doğu Karadeniz dağlarında (2500) rakımlara kadar tırmanan çam ormanlarıyla hem bir tabiat harikası, hem de dünyada Doğu Karadeniz iklimine mahsus bir özellikti.

Önce herkes kendisi için geceyi geçireceği, soğuğa karşı mahfuz bir ağaçaltı bularak oraya yerleşti. Ateşler yakıldı, uzun yoldan gelindiği için herkes yorgundu. Kumanya halindeki yemekler neş'e içinde yendi ve herkes erken saatte uykuya daldı. İlk gece böyle sakin ve dinlenerek geçirildi. Sabah erkenden kalkılarak ilk iş olarak öküzlerin karınları ormanın içindeki zengin otlaklarda bir iyice doyurul­du, sabah kahvaltıları da yapılarak işe başlandı. Tomruklar bulundukları yerden birer birer alınarak bir süre taşındıktan sonra yol üzerindeki uygun yer­lerde bırakılıyordu. Herkesin tomruklan yol üzerinde ayrı ayrı yerlerde sıralanmıştı.

Bazı tomruklar orman içindeki yerlerinde çok güç konumda bulundukları için onları buralardan çıkar¬makta bir hayli güçlük çekiliyordu. Bilhassa büyük ve ağır tomruklar işi daha da zorlaştırıyordu. Bizim tomruklar daha kalın ve ağır olmalarına rağmen öküzlerimizin güçlülüğü sayesinde büyük bir zorlukla karşılaşmıyorduk. Bir tomruğa iki çift öküz taktıkları halde çıkara¬mayanlar da vardı. Nitekim bunlardan biri de Havva teyzemgilin Mehmet ağabeydi. Kaç defalar onların iki çift öküze çektiremedikleri kalın tomrukları babam bizim Kibar ve Dilber'e bir hamlede çektirmiş ve düzlüğe çıkarttırmıştı da komşularımız bunu maşallahlarla karşılamışlardı.

Ormanda iki akşam kaldık. Gündüzleri tomruklar orman içinden çıkarılarak yol boyundaki yerlerine taşınıyor ve ormana dönülüyordu. Ormanda geceleri çok hoş vakit geçiriliyordu. Ateşler yakılıyor, evlerden getirilen yiyecekler hep bir arada yeniyor, yemeğin ardından tatlı sohbetler ediliyordu. Havalar çok güzeldi, geceleri parlak bir ay ışığı vardı. Ayaza kaçan soğuklar ormanın koruyuculuğu sayesinde pek fazla müessir olamıyordu. Ormanda ot bol olduğu için öküzler karınlarını rahatça doyurabiliyorlardı. Geceleri uzaklara gitmesinler ve kaybolmasmlar diye onları yanıbaşımızdaki çamlara bağlıyorduk. Sabahleyin erkenden yine karınlarını doyuruyor hemen taşıma işine başlıyorduk. İki gün içinde tomrukların tamamı ormandan çıkarılmış ve ilk istif yerine taşınmışlardı.

Artık konaklama yerini değiştirmek gerekiyordu. Tomrukları taşıdığımız yollar tarlalık alanlardan geçiyordu ve eğer hatırımda yanlış kalmadı ise bu araziler Hanlı (Hantuşet) köyüne aitti. Taşımada ikinci hamle için karargahlar, bu araziler üzerinde ekinleri yeni kaldırılmış olan tarlalara kurul­du. Burada da iki akşam kalınarak tomruklar yeni ve en müsait yığmak yerlerine dönüm edilmeye başlandı. Buralar artık tamamen Hanlı köyü civarı ve Hanlı köyü ile Meşemollası arasındaki tarım alanları idi. Geleliden beri beş altı gün geçmiş yiyecek konusu problem olmaya başlamıştı. Getirilen yiyecekler genelde bitmeye başlamış veya bayatlıktan yenmeye­cek hale gelmişti. Bayatlayan ekmekler ya ateşte kızartılarak veya tavada ekmek aşı yapılarak yeniyordu. Çıplak arazide havalar gece ayazında oldukça soğuk oluyordu. Bundan ötürü dallarla ve cecimlerden küçücük çadırlar yapılıyor, önünde gece boyunca ateş yakılıyor ve bu çadırlarda yatılıyordu.Geceleri üzerimize cecim alıyor ve ben üşümeyeyim diye de babam arkama sarılıyor, sımsıcak uyamamı sağlıyordu. Çadırımızın önündeki ateş sönmesin diye de babam gece boyunca zaman zaman odun alıyordu üstüne.

Bu konaklama yerindeki iş bitince üçüncü ve son konaklama yerine taşınmıştık. Bu konaklama yerleri sonbaharın etkili ve güzel havaları, mahsulü alınmış boş kalan tarlaların başıboşluğu, hafif meyilli arazinin çalılıklı manzarası, taşman binlerce tomruğun yıprattığı toprak yollar, aradan geçen yetmiş yıla rağmen hala gözlerimin önünde canlılığını sürdürmektedir. Üçüncü ve son hamle olarak tomruklar Hanlı köyünün yakınındaki dere yatağını takip eden, yokuşlu yollar boyunca taşıma işine devam edildi. Yokuşlar tomrukların taşıma işini daha da zorlaştırıyordu. Bir hafta boyunca yorgun hale gelen öküzler bir hayli zorlanıyor ve sık sık mola vermek mecburiyetinde kalınıyordu. Hep yokuş olan bu yol Karaağaç (Verhunal) köyüne bağlı Meşemolla mahallesinin hemen önünden geçiyordu. Yolun bu bölümünde tomrukları yığınak yapmaya elverişli bir yer bulmak mümkün olmadığı için mahal­lenin bir kilometre kadar yukarısına kadar çıkarmak mecburiyetinde kalınmıştı. Bu durum işi daha da zora sokmuştu. Buna muka­bil öküzlerin çekim gücü hemen hemen sıfıra düşmüş, nerde ise ayakta duracak mecalleri kalmamıştı. Artık bundan sonra hiç birşey yapılamazdı. Aslında herkesin yiyecek maddeleri de tamamen bitmişti. Yeniden köyden yiyecek bir şeyler getirtmek mesafenin uzaklığı bakımından zahmete değmezdi. Bundan ötürü ihtiyaç maddeleri Hanlı köyünden temin olunmaya çalışılıyordu.

O zamanlar köylerde satıcı-bakkal gibi ticaret işi yapan yerler yoktu. Bu bakımdan lüzumlu şeylerin temininde büyük güçlükler çekiliyordu. Türk köylüsü ekmek satmayı bir türlü kabullene­mez, bunu kendisi için ayıp sayardı. Babanı bize lazım olan yiyecekleri Meşemollası mahallesindeki eski bir dostundan kolayca temin ede­biliyordu. Bütün bu sebeplerden ötürü tomrukların bizim köye kadar taşınması işi gelecek seneye bırakılarak köye dönüldü.

Tomruklar burada bir yıl bekletilecekleri için yol üzerinde bir çayır kiralanmış, herkesin tomruğu ayrı ayrı istif edilmiş, bakım ve gözlenmeleri için de Meşemollası mahallesinden bir bekçi tutulmuştu. Biz im 1928 yılında birden bire Göle'ye taşınma işimiz ortaya çıkınca çok emek harcadığımız bu nadide tomrukları eve getiremeden Hasan Dayıma satmaya mecbur olmuştuk. 
Bunun bende yarattığı burukluğu hayatım boyunca üzerimden atamadım.

 Osman ÜNSAL

(c) Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve / veya temsilcilerine aittir. Kopyalanması ve izinsiz yayınlanması yasaktır

 

 

 



Etiket : Köylerinin, Orman, İhtiyacı, Hanmeşesi, Ormanı,
MAKALEYAZI BİLGİLERİ
Ekleyen : KemaL | Kategori : İnsanlar ve Yaşam Öyküleri | Tarih : 24.10.2014 15:31:21 | Hit : 1644 | Yorum : 4

» MakaleYazı Yorumları

MAKALEYAZI YORUM YAZ

 
  • Murat
    Yalın ve akıcı bir anlatım var.İnsan okurken yaşıyor sanki.
    28.10.2014 10:51:48


    Beğenenler (0) Beğenmeyenler (0) Toplam (0)
  • Noyan
    Kemal bey, güzel sözleriniz için, rahmetli babam ve kendim için teşekkür ediyorum.İnsanların, sizin kadar ilgileneceğine inansa, sanıyorum, daha çok çalışır ve daha çok üretmenin gayreti içinde olurdu. Şimdi bize masal gibi gelen o zamanın yaşamlarının, canlılığını ben kısmen de olsa yaşadım ve anımsıyorum.Keşke o yaşam bugün de sürdürülüyor olabilseydi.Belki biraz meşakkatliydi, biraz zordu ama, Artvin de ciddi bir nüfus üretiyordu. Merasıyla, yaylasıyla,tarlasıyla , çayırıyla. hayvanıyla ve insanıyla üretiyordu. Bu mukaddes birşeydi, yani üretmek. Onun yerine 3- 5 kuruş maaşla, giderek izbeleşen ve devasa köylere dönüşen, sağlıksız kentlerde yaşamaya mahkum olmak, yada öyle hissetmek, belkide yapılmış en kötü zorunlu tercihlerdir. Bu o kadarda çok mu zorunluydu.Artık yapacak çok şey kalmamış olsada, belkide yeniden , bir daha değerlendirmek gerekir.Doğru, ya da yanlış, Sanayi toplumu olmak da bir tercih elbette.Ama , neyi seçerseniz seçin,tarımı , tarımın içinde hayvancılığı terketmek en büyük yanlışlardan biri bence. Bugün, Hollandadan, Fransa dan peynir ithal etmeyi, nasıl yorumlamalıyız. Artvin ve meralarımız, çayırlarımız, yaylalarımız ve eşsiz dağlarımız capcanlıydı. Binlerce insanıyla, milyonlarca , büyük ve küçük baş hayvanıyla, üretiyordu. Yaşıyordu cıvıl cıvıl. O günleri anımsıyanlar için, bugünün neredeyse terkedilmiş görüntüsü veren Artvini, tam bir üzüntü kaynağıdır. Canım Artvinimizin, bir gün tekrar,cıvıl cıvıl yaşıyan, üreten bir Kent olması umuduyla.
    27.10.2014 00:02:32


    Beğenenler (1) Beğenmeyenler (0) Toplam (1)
  • KemaL
    İnsanların hayatında keşkeleri vardır. Benim 1. keşkem rahmetli Osman Ünsal'ı sağlığında tanıyamamış olmaktır. Her makalesi beni köyüme, memleketime götürüyor ve öylesine akıcı bir dille anlatıyor ki hayran kalıyor ve yine ah keşke tanımış olup karşılıklı sohbet edebilseydim diyorum. Mekanı cennet olsun. Tanışamadık ama yazdıklarını günümüze aktarma şansını bulmuş olmaktan mutluyum.
    Bu şansı bana veren Noyan bey'e teşekkür ederim.

    Noyan bey, günümüz nesline hikaye, öykü gibi veya masal gibi gelse de, insanların neler yaşadığını nerelerden nereye geldiğimizi anlayabilmeleri için, Atalarının ne yaşadığını bilmesi ve öğrenmesi gerekir.
    Mustafa Kemal Atatürk'ün "Milli Benliğini Bilmeyen Milletler Başka Milletlere Yem Olurlar" Sözü kulaklarımıza küpe olması dileğiyle. Selam sevgiler.
    26.10.2014 02:08:03


    Beğenenler (0) Beğenmeyenler (0) Toplam (0)
  • Toplam (4) Yorum Var

» Copyright

2oo8-2o13 © Copyright Biceliyiz.com Her Hakkı Saklıdır B@y ÇoBaN
Artvin - Ardanuç - Tütünlü Köyü  Web Sitesi olan Biceliyiz.com 'un Amacı Yöremiz ve özellikle köyümüzün gelenek, göreneklerini kayda almak verileri toparlamak ve sonraki kuşaklara aktarmaktır. Köyümüzün Eski adı Bice olup "bicelilerin" bu web sitemizde buluşmasını sağlamaktır. Tüm Bicelilere saygı ve selamlar K.Yıldız.